21 Kasım 2010 Pazar



Ahmet Ada’nın 18. şiir kitabı “Yoktur Belki Ahmet Ada Diye Birisi” (Artshop Yayınları) yayımlandı. 271 sayfalık kitaptaki şiirlerde, insan doğa bütünlüğü ile insanın varoluş kaygıları, endişeleri dile getiriliyor. Çocukluk, gençlik, yaşlılık, dört mevsim prelüdleri, liedler, Gazze şiirleri, Toroslar ve Göl zamanı şiirleri kitabın izleklerini genişletiyor. Genişleyen izlekler bilgece söyleyişlerle örülüyor. Gördüklerinin ötesine taşan, dahası görülmeyeni de göstermeye çalışan şiirler. “Yoktur Belki Ahmet Ada Diye Birisi” bir kült kitap özelliği taşıyor.

13 Nisan 2010 Salı

PAÇALI BULUT YAYIMLANDI, NİSAN 2010

2008-2009 yıllarında yazılan, hiçbir yerde
yayımlanmamış şiirler toplamı ‘Paçalı Bulut’. Usta şairin geldiği
yeri işaretliyor: Sade, yalın, yalınlığın derinliğine ulaşan incelikli
şiirler. Dünyada olmanın acısı, hüznü, umutsuzluğu, sevinci var
bu şiirlerde; eşitliğin dilini arayan bireyin kurduğu sağlam bir ‘yapı’
anlayışı. Varoluşun sıkıntı ve umudu, tinin yürüyüşü hissediliyor.
İmgenin imkânlarını kullanarak, doğayla bütünleşen insanın sesini
duyuyoruz. Dünyanın, algıladığımız kadar olmadığını
görüyoruz bu kitabı okuyunca.

15 Şubat 2010 Pazartesi

NİHAYET ŞİİR:
TAŞA BAĞLARIM ZAMANI[1]


Uluer Aydoğdu


Taşa Bağlarım Zamanı, her şeyden önce, Ahmet Ada’nın olağanüstü imgelemini daldırdığı hayattan -içinde aşklar yaşadığı, yolculuklar yaptığı, gökyüzüne baktığı- çıkarıp önümüze koyduğu bir uzay-zaman düzenlemesi. Tam da şiirin göz hizasında. Ne güzel, şiir hâlâ bizimle, daha bizi terk etmemiş. Öyle ki, Ahmet Ada, şiir hızında, kıvrak olduğu kadar varlığı/ varoluşu da sorgulayan imge ve söyleyişlerle hareket ederek doğum, ölüm, hüzün, zaman, büyü bazlı muazzam bir enerjiye ulaşmış bu kitapta. Daha ilk baştan, kitabın adıyla okuyucuya “duygusal bir büyü” vaat ediyor. Kapak resminin[2] kitap adıyla oluşturduğu zıtlık ise zamanın asıl karakterini söylemek için düzenlenmiş gibidir: Geleceğe doğru akış. Bu akış içinde kitapta yer alan şiirler ise “zamanın” şimdi-burada “uzaylaşması”ndan başka bir şey değil. Valery’nin “zaman inşadır” sözünden hareketle kitapta yer alan şiirler için inşa olduğu kadar akışkanlığı da içeren bir süreç şiiri de diyebiliriz. Varlık (being) ile varoluş (becoming) arasındaki ezeli ve ebedi çatışma ise ana motif olarak bütün şiirlerde yer alır.
Kitap “Yeter bana mezar taşı olmak/ Anadolu’da” dizeleriyle açılır. İçten içe bir serzeniş de diyebiliriz bu dizelere. Şairin, taşa bağlayarak tutmak istediği zaman acımasızdır.

Duygusal Büyü

James G. Frazer’ın, Altın Dal[3] adlı muhteşem kitabında kimi eski toplumların doğayı “… kendi istekleri önünde eğmeye” çalıştıklarını görürüz. Yağmur yağdırmak için “gök gürültüsünü taklit etmekten” tutun da “ağızdan su fışkırtmaya” ya da güneş tutulması sırasında “birilerinin güneşi söndürdüğüne” inanan bazı toplulukların “havaya ucu ateşli oklar atmalarına” ya da “güneşin batmasını önlemek için birkaç kamışın tepesini bir araya getirip bağlayan” kabilelilere ya da “rüzgârsızlıktan limandan çıkamayan balıkçıların güneşin hareketi yönünde şapelin çevresinde yürümelerine” kadar sayısız örnek verir Frazer. Bir çeşit “duygusal büyü”dür bu. Bu doğrultuda, kitabın adının beni o eski toplumlara/zamanlara gönderdiğini söylemeden edemeyeceğim.

İlk bölüm (Ahmet Ada, sistematik olarak I. Bölüm, II. Bölüm şeklinde ayırmamış şiirleri, ama her biri bir ya da birkaç dizeyle başlayan üç bölüm şeklinde düzenlemiş) yukarıda da söz ettiğim “Yeter bana mezar taşı olmak/ Anadolu’da” adlı dizeleriyle başlıyor. Kimi zaman varlıktan kimi zaman ise varoluştan yana döner Ahmet Ada. Bu doğrultuda sürekli kayıt koyar:

“Belki hiçlik bu denizden çektiğim
Belki de hiçlik salyangozun kabuğundan çıkması
Ama hepsi varlığıma dokunuyor
Önce o büyük sonsuzluk duygusu” (s., 11.)

Herkes, her şey ‘var olamayacağı yere kadar vardır’, sonrası “hiçlik”tir ve bu durum, şairin varlığına dokunur. Ahmet Ada’nın bütün işaretlemeleri zamana gönderme yapar, zamanın akışına, varlığın bu akış önündeki aldığı hallere… Bu yüzden öncelikle zamanın tarifi gerekmiştir:

“Zaman rahvan atı gök çatının” (s., 14.)

Bu belirlemeden sonra düşünmeye, sorgulamaya başlar ve aniden soruverir:

“Nedir ki ağaçlar kuşlar yıldızlar
Gövdemin ölümlü kabuğu” (s., 14.)

“Hiçlik” değişir “yokluk” olarak karşımıza çıkar:

“Yokluğa büyüyor durmadan ayaklarım
Uzun mu uzun varoluş sıkıntısı” (s., 16.)

Hele bir de şu yapıp ettiklerine bakın varoluşun:

“Başka türlü çiçek açıyor deniz
Bulmuş kendince bir yol
Taşı yontuyor koynunda
Gökyüzünü billura çeviriyor
Orman oluyor soluğu” (s., 18.)

Sonra yeniden hiçlik, varoluşun önündeki varlığın hiçliği:

“Elimi uzatsam varlığımın hiçliği” (s., 18.)

Varlık ile varoluşun hesaplaşmasında belki de kitabın en vurucu dizelerindendir “Göçüm ol ey ölüm” (s., 19.) dizesi. Varoluştan edinilen varlığın insanın içini acıtan bir burgu ile sonsuzluğa ya da hiçliğe ya da yokluğa bükülmesi sanırım bu dizeden daha iyi anlatılamazdı. Zaten “Muştular olsun göç yakın” (s., 19.) diye de kaydını koymuştur şair. Tam da burada, berrak olduğu kadar insanı kavuran bir atılışla ölüme seslenir: “Oldum ben ey ölüm”. (s., 19.) “Oldum” ve “ölüm” sözcüklerinin bir aradalığı ise adeta bir efekt gibi -öldüm ben ey ölüm diye de okunabilir bu dize- güçlendirir şairin seslenişi. Ardından varoluşun varlığına kattığı “deniz ağaçları”nı ve “dünya toprağına kök oluşu”nu sıralar:

“Oldum ben ey ölüm
Kanıma karıştı deniz ağaçları
Kök oldum dünya toprağına
Beni konuştu parçalanmış ağız
Arı, karınca, kaplumbağa” (s., 19.)

İlk bölümün son şiiri, Değişimin Boyutu adlı şiir varlığın varoluş önündeki seslenişlerinin bir özeti gibidir ve bize şiirin isminden de anlaşılacağı üzere değişimin boyutlarını verir.

İkinci bölüm,

“Annem açılan üstümü örtüyor
Karlı gecelerde
Oysa denizin çarşafları üstümüzde”

dizeleriyle başlıyor ve bizi iyice varoluşa, o ‘her şeyi yadsıyan içkin kuvvete’ açıyor. Bu dizelerdeki vurgunun her koşulda üzerimize titreyen annelerimiz üzerinden ‘anne ötesi bir anne’ de denilebilecek varoluşa yapıldığına özellikle dikkat çekmek istiyorum. Bir ‘üst anne’ midir bu? Kesinlikle. Aynı zamanda da Ahmet Ada’nın varlıkla varoluş arasındaki sınırdan artık geçmeye hazır olduğunun da bir işaretidir:

“Bir ırmağın kayboluşuyum denizde
Evimi unuttum var mıydı evim?” (DERİNDE II/ s., 24.)

Kimi yazılarımda “şiirin, varoluşun eşiğinde konuşmak” olduğunu söylemiştim. İşte, bu bölümde yer alan Derinde I, II, III, IV adlı şiirlerde, Ahmet Ada, varoluşun eşiğinden seslenir bize. “Şiir” ya da “eşik cinleri” işe ne kadar karışmıştır bilemem, ama dize dize derinlerden gelen bir sesi işitiriz:

“Dün müydü yüzyıl öncesi mi
Buradaydım yeryüzü yokluğunda” (DERİNDE III/ s., 25.)

“Az daha unutuyordum
Yağmurun yağdığını denize” (DERİNDE IV, s., 26.)

Tam da burada ‘canlılığın ilkesi” de diyebileceğimiz entropiden söz etmeden geçemeyeceğim: Hiç bir canlı entropiden kaçamaz. Yalnızca canlılar mı? Canlılarla birlikte cansız dediğimiz -Tabii burada canlılığın tarifini yeniden yapmak gerekir. Hareket eden her şey canlıdır diyelim kabaca- şeyler de entropinin mağlubudur.
Peki, nedir entropi? Her şeyi yadsıyan bir kuvvet diyebiliriz genel olarak. Hatta, son noktada, her şeyi yadsıyanı yadsıyan bir kuvvet de denilebilir. Bu doğrultuda insan, aldığı ilk nefesten itibaren çoktan 'gelip geçmiş', çizgisel olmayan bir sürecin an ve an şimdiye izdüşümüdür. Diğer bir deyişle ilk aldığımız nefesle ölmeye başlarız. İçimize çektiğimiz her nefes başlangıçta nerdeyse mutlak da diyebileceğimiz denge halimizi bozup düzensizleştirerek bizi yavaş yavaş, hızlı hızlı dengeden uzaklaştırır. Her uzaklaşma aslında yeni bir denge arayışıdır. Yani ilk aldığımız nefesle -oksijen soluyan azot taneciği- entropimiz artmaya başlamıştır. Denge halinde bir bütünken -bütün gerçek olmayandır-, yaşa Adorno, artan entropi ile dengeden uzaklaşmaya başlar her şey. Kırılgan ya da bozulgan mutlak! Evet, çok yaşa Zizek. Ve elbette, Ahmet Ada, siz de:

“Burada dağılmakta nesneler, anıların tozu
Kolay değil dile getirmek eşiği” (s., 28.)

Üçüncü bölüm,

“Alnı akıtmalı at” dizesiyle geçmişe dair havai bir ‘imge fişeği” gibi patlar göğümüzde:

“Zarif abdal
Takılıverdi peşimize bozkırdan
Kurtardığımız alnı akıtmalı at” (s., 34.)

Kurtarılan ya da kurtarılmak istenen varlığa dair bir işarettir “alnı akıtmalı at”. Varoluşun önünde bir itiraz, var olma isteği, arzusu. İnsanların en korktukları şey, Deleuze’e göre, seldir. Bir şeyin, bir gücün gelip bizi sürükleyip götürmesi... Şimdi, entropi de zaten bu selin ta kendisidir. Sürekli aşındırır kayaları. Öyle ya da böyle; hastalanarak, bir kazada, durduk yere ölürüz. Bu kuvvete karşı var olmaya çalışmak, varoluşa karşı çıkmak gibi görünse de, aslında öyledir de, ama aynı zamanda da bütün karşı çıkışlara karşı bir karşı çıkış tarafından -entropi- yine de alaşağı edilir. Burada varlık (being) ile varoluş (becoming) arasındaki çekişmeyi görebiliriz. Ancak an ve an düzensizliği artan düzeni korumaya çalışmak da karşı entropi olarak düzensizliği engellemez. Her durumda o galiptir, yani masa. İşte, Ahmet Ada’nın, zamanı neden taşa bağladığı daha da netleşiyor, ancak zamanı bağladığı taş(lar) da değişmektedir:

“Dağ yolunda değişmeler içindeyken taşlar” (s., 35.)

Farkındadır yani, zamanı tutmak, yakalamak mümkün değildir. Buradaki atılışı Nietzsche’nin “Eğer duyularımız yeterince iyi olsaydı; uyuklayan kayalığı, dans eden kaos olarak algılayacaktık.” deyişindeki kadar güçlüdür.

Sonra da, derya içinde olup da deryadan bihaber olmak bağlamında bize varoluşumuzu hatırlatır:

“Sonunda denize baktık, öylesine incelikle
Kimsenin farkında olmadığı denize” (s., 36.)

Farkındalığın sıçraması değildir de nedir bu?

Elimizdeki yegâne fırsatın söylenmesine gelmiştir sıra:

“Kürekler elimizdeyken açılalım denize” (s., 36.)

Bu çağrı, yabana atılacak bir çağrı değildir. Tutunmaya çalıştığımız varlıklar her ne kadar bize güvenlikli birer ortam, yuva, ev sağlıyor olsa da belki de asıl risk burada kalmaktaki ısrarımız olabilir. Bireysel karar alıcılar olarak her şey elimizde olmasa bile aldığımız ve uyguladığımız kararlar anlamsızlığa mahkûm değildir. Her alanda gördüğümüz çalkantı ve kararsızlıklar, olduğumuz yerde kalmanın pek de doğru olmadığını söylüyor bize. Kaldı ki “… varlık ve oluş birbirlerine karşı olan şeyler değildir. İkisi, beraberce gerçekliğin birbiriyle ilişkili iki yanını ifade eder”.

Öyle görünüyor ki sıkı sıkıya tutunmaya çalıştığımız varlıklarımız, ‘bozulmaz’, ‘dağılmaz’ diye düşündüğümüz ne varsa, her şey kaotik bir varoluş bulamacında gelip geçici “köşeli yuvarlak”lardan başka bir şey değil:

“Ben miyim diyecekler köşeli yuvarlak” (s., 37.)

Bu dize İLK ZAMAN adlı şiirdedir. Ardından, Ahmet Ada, ‘On Zamanlık’ bir diziyle kitabın son şiiri olan PARÇALANMIŞ ZAMAN’a varır. Bu dizi boyunca kırılgan ve bozulgan bütünün düzensizleşmesini, giderek dengeden uzaklaşmasını ve parçalanıp bozuluşunu izleriz. Bu yüzden, daha İKİNCİ ZAMAN’da bizi uyarır:

“Varoluşun anlamını kavramadan
Geçip gider parlak günler. Kendini hazırla
Çiçeğini açan, yaprağını döken göğe” (s., 39.)

Ve,

“Bitmeyen bir bahçe var mı?” (s., 40.),

diye sorar. Ardından şöyle diyecektir:

“… Gidiyorum
Hüzünden anıtlar bırakarak
Yeryüzü buğu sanki
Otlar hissettirmekte bana yaşadığımı
Boş balıkçı kovaları. Çözülmüş
Harfler kâğıtta dağılmakta. Ve ışımakta
Kıyıda bir balıkçı, oltasını sarkıtan
Dünyaya” (s., 40.)

Bir yandan da, ÜÇÜNCÜ ZAMAN’da, itiraz etmeyi sürdürür:

“Ruhun demirlediği bir liman yok mu?
Hep bunu düşünüyoruz yüksek sesle,
Gün batıyor aynanın içinde kalıyoruz.” (s., 41.)

DÖRDÜNCÜ ZAMAN’da, halleşmeye girişir varoluşla:

“… Biliyoruz denizin gücü
Kadar gücümüz. Biliyoruz tarlalarda
Fabrikalarda kalacak solan
Gölgelerimiz.” (s., 43.)

BEŞİNCİ ZAMAN’da Feridüddin Attar olur, Pir Sultan Abdal:

“Düşer asfalt yola gölgeniz
Attar’sınızdır sarp yollarda
Abdalsınızdır diş fırçası cebinizde” (s., 45.)

ALTINCI ZAMAN’da,

“Pars gelir hep peşimden” (s., 48) diye ünler. Hiçlikle, yoklukla halleşmeyi sürdürür:

“Pars izimi sürer. Bir yolu tamamlarım
durmadan” (s., 48.)
YEDİNCİ ZAMAN’da, daha önce geçmişe dair bir işaret olarak aldığımız “alnı akıtmalı at” gibi geyikler çıkar bu kez karşımıza:

“Neyse ki geyikler var her köşe başında
Kulak veriyorum sessizliklerine
Kimseler görmüyor
Ölümcül Pars’tan başka” (s., 49.)

SEKİZİNCİ ZAMAN ise artık ‘enginlerin gözlendiği” bir zamandır:

“Bir adımız var mıydı unuttuk
Denizin bir parçası oldu gözlerimiz
Gözlemekten enginleri. O verecek bize
Eşimizi, oğlumuzu, ekmeğimizi, tuzumuzu” (s., 51.)

Enginleri gözlemek, doğal olarak bekleme anıdır aynı zamanda da:

“Biz burada deniz kıyısında bekliyoruz
Bilmeden neyi beklediğimizi” (s., 52.)

DOKUZUNCU ZAMAN’da, varlığın kırılgan ve bozulgan oluşu iyice belirginleşir:

“Dünya benden uzaklaşıyor,
Bulmalıyım artık bir gölgelik,
Ve abdal bir tin bedenime.” (s., 53.)

Ancak “abdal tin bedene uymamış”tır:

“Bedenime uymamış abdal tin
Alnımda yabanıl bir tabanca,
İntihar bile edememişim.” (s., 54.)

Gelir çatar ONUNCU ZAMAN:

“Ey doğu, ey beni çağıran” (s., 55.),

diye varoluşuna seslenir:

“Yüküm yonga, yo hayır pörsüyen dünya” (s., 55.)

Bu gelgitlerden sonra PARÇALANMIŞ ZAMAN’ın içinden duru, ama hüzünlü bir sesle seslenir:

“- Asfaltın yarığından fışkıran çiçek mi?
- Hayır, başlangıcı ve sonu varlığın,
Rüzgârda salınışı uzun ince bir vedanın.
Hangi deniz hangi dağ
Koruyabilir çiçek tozlarını”
varoluş. Varlıklarımız da aynı şekilde. Bu doğrultuda bir ‘Ahmet Ada oluş’ var ve bu oluş zamana bir şiir kaydetmektedir -şair bir kaydedicidir.

Ah, evet, nihayet şiir. Has, hakiki, hüzünlü, bilge, termodinamik bir şiir bu. Varoluşun içindeki varlığın çığlıkları da var varlığın içindeki varoluşun gülümsemeleri de.




[1] Taşa Bağlarım Zamanı, Ahmet Ada, Metis Yayınları, İstanbul, 2009.
[2] Dorothy Bruce, Kuzey Sutherland Yolu’ndan Detay
[3] Altın D al, James G. Frazer, Payel Yayınları, İstanbul, 1991.

(denizsuyukâsesi/ ocak-şubat 2010/ sayı 41)

13 Şubat 2010 Cumartesi


AHMET ADA’NIN ŞİİRİNDE
ZAMANI YORUMLAYAN ANLAM KATMANLARI

MUSTAFA ŞERİF ONARAN

Şiirde anlam aramak, anlamın aydınlığında şiirin tadına varmak, anlamsız bir çaba, şiirde “belagat”ı özleyenlerin yalınkat bir şiirle yetinmeleridir.
Alışılmış bir gerçeği yinelemek yerine, gerçeğin öte yüzünde imge derinliği aramak, o derinlikte bilmediğimiz bir gerçeği sezdirmek insana görmeyi öğretebilir. Yani bir imge gerçeğe değişik bir boyut kazandırabilir. Şiirin gerçeğinde öykü gerçeğini arayanlar o imge yoğunluğunu anlayamazlar.
Zaman geçip gidiyor da ayrımında değil miyiz? Zaman duruyor da, bir ayrımına varmadığımız bir dağınıklık içinde miyiz? Daha zamanın gizlerini çözebilmiş değiliz.
Melih Cevdet Anday anılarına Akan Zaman Duran Zaman adını koymuştu. Demek, akıp giden bir aldırmazlık içindeyken, yoruluyor mu ne, şöyle bir durup dinlenmek istiyor zaman. Zaman durmalı ki biz, biraz daha çekidüzen verelim kendimize. Yola yeniden koyulmanın gücünü toplayalım. Gerilerde kalmışsak öne geçmeye çalışalım.

Zamanı Taşa Bağlamak

Zaman nedir? Durup durmadığını, geçip gitmediğini bilmiyoruz. Sanıyoruz ki zaman durursa daha çok yaşamış olacağız. Duran zamanın içinde dilediğimiz gibi yaşayacak, ölüme karşı duracağız.
Belki de zaman durursa bu denge bozulacak. Kelebek etkisi gibi bir dokunuşla evren yıkılacak. Belki de zamanın durması evrenin sonu olacak.
Böyle bir değişim insanı ilgilendirmiyor. Hele Ahmet Ada gibi bir ozan önemli bir ameliyat geçirdikten sonra dünyaya yeniden gelmiş gibi olursa, zamanı taşa bağlayıp, yaşanmamış bir geçmişin tadını çıkarmak isteyebilir.
Zamanlar insanı şaşırtabilir. Melih Cevdet Anday “çok eskiden yaşadığı bir anı” anımsayabilir. Kuşların, taşın, denizin zamanını ölçebilir. Nesneler yavaşça zamanlaşınca, çoğalan zaman içinde insan, kendini yeniden keşfedebilir.
Ahmet Ada’nın zamana bakışında Melih Cevdet’in zamanıyla örtüşen bir gizem var:
“Gün boyu ölçüp biçtim denizi/ Ne kadar yanımdaydı kuşun zamanı?/ Gölgenin zamanı ağaçtaydı/ Uçup gitti nar giyimli gökyüzü.”
Bir kez daha anlaşılıyor ki zaman görecedir. “Taşa bağlanmış zaman” geçip gitmeyen, duran zamandır.
O göreceliği Sâbit’in beyitinde buluruz:
Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkıt ne bilir/ Müptela-yı gama sor kim geceler kaç saat.”
Yıldız falcıları da, zamanı ölçerler de en uzun geceyi kendilerine göre tanımlayabilir. Ama asıl, acı çeken insan bilir gecelerin kaç saat sürdüğünü.
Soyut bir zaman anlayışının dışında zamanı bir nesneye bağlayınca daha belirgin bir zaman anlayışı doğuyor. Her canlının kendine göre bir zamanı varsa, zamanı sınırlamak daha kolay olabilir. Kelebeğin zamanı ile kaplumbağanın zamanı aynı değildir. Belki bir anlık zamana akıl almaz serüvenler sığabilir. Belki uzun süren tekdüze bir zaman yaşanmamış sayılır.

Zamanın Boyutları

Çocukluğumda okuduğum bir resimli romanda küçülen uzay aracı bir paranın içine girer. Nice serüvenlerden sonra geri dönünce bir anlık süre geçmiştir.
Bir Anadolu ereni çevresindekilerle söyleşmektedir:
“Tanrı öyle bir Tanrı’dır ki, zaman içinde zaman, yer içinde yer yaratır.”
Dinleyenler arasında bir delikanlının içinden geçer:
“Atma erenler atma!”
O sessiz söz erenin içinde yankılanarak genişler. Erenin gülümsemesinde, bilinmeyen bir zamanda, delikanlı, kendini bir balıkçı köyünde, deniz kıyısında çamaşır yıkayan bir kadın olarak görür. Bir balıkçıyla evlenmiş, yedi yılda beş çocuk doğurmuştur.
Anadolu ereni aynı sözü yinelemektedir:
“Tanrı öyle bir Tanrı’dır ki, zaman içinde zaman, yer içinde yer yaratır.”
Delikanlı ayağa fırlar:
“Haklısın erenler haklısın!” demek gereksinimi duyar.
“A oğlum,” der Anadolu ereni, “yedi yıl bir balıkçıya eşlik edip beş çocuk doğurunca mı bu gerçeği anladın?”
Zamanın görece olduğunu anlatan böyle Anadolu söylenceleri de var.

Zamansızlığa Doğru

Zaman belki de bir boşluktur; insanda sonsuzluk duygusu uyandıran bir boşluk.
Ahmet Ada, o boşluğu yorumluyor:
“Günebakanlar zamanı mırıldanıyor/ Köpekse taşı, deniz küstüğü maviyi/ Ben içimdeki boşluğu mırıldanıyorum/ Cenaze törenindeki yokluğu.”
Kuş uykusu hafif bir zamanı anımsatmalı; uyur uyanık diyebileceğimiz bir zamanı. Yelve kuşu, yıldızlı bir gökyüzünü sürükler gibi zamanı da götürebilir mi?
Anlamın ötesine geçmeden zamanı yorumlamak kolay değildir. Ahmet Ada, iyileşme döneminin dalgınlığından zamana bakarken, o belirsizliği öykülemenin, bir başka belirsizlikle yorumlanabileceğini anladı. Çünkü zamanın akışı değişkendir.
“Zaman rahvan atı gök çatının…”
O hızlı akışın gerisinde gövde, “ölümlü bir kabuk”tur artık.
Ahmet Ada bir imge yoğunluğundan bakıyor zamana. O imgeleri anlamak kolay değildir. Leylak, “Ortadoğu’yu, ölü doğmuş yıldızları” nasıl anlatır? Leylak, kana bulanmış Ortadoğu’da, öldürülen çocukların tanığıdır.
Bir kayanın yarığından fışkırıp dünyaya bakan bir çiçek varsa, o çiçeğin tılsımını da taşa bağlamak gerekir. Zaman nasıl duruyorsa, çiçeğin tılsımı da durmalı. Bulutun ağaca bağlanması da duran bir zamana uymalı.
Bir denizin değişimiyle oluşan imgeler: Denizin çiçek açması, koynundaki taşı yontması, soluğunun orman olması…
Ölüme göçmek, bir sokağın ucundan denize bakmak gibi bir şey. Boşlukta derine inmek. Denizin belleğindeki kalıntılarından biri olmak. Deniz basamaklarından inerken içimizdeki çölü aramak.
Hayali Bey’in beyitinde, denize kavuşan ırmakların dinginliğinde, bir halden bir hale geçen tasavvuf ehlinin ruh yeteneğini araması vardır:
“Hakkı biz bulduk deyu zann etmesün ashâb-ı kaal/ Cûylar çün erdiler deryaya hâmûş oldlar.”
Ahmet Ada bir başka dalgınlık içindedir:
“Bir ırmağın kayboluşuyum denizde/ Evimi unuttum var mıydı evim?”
Zamansız bir aralıktan içindeki uzaklara bakar o yitik insan. Bir deniz dibi ülkesidir belki de ölüm. Yosunların ayak sesi duyulur. Bulutlar geçer içinde soluk soluğa.

Ölümü Zamansızlığı

Bir deniz dibi ülkesinden, imge yoğunluğunun bulanıklığı içinde, yaşamanın anlamsızlığına bakmak, umutsuzluğa düşmek diye yorumlanabilir:
“Bize verilenle yetinmemizi istediler/ Ölüm tek yasasıydı yolun.”
Ahmet Ada, kendinden kurtulamayan insanın yazgısına bakıyor. Ölümü tek yasa sayan yazgısına. Ama “alnı akıtmalı bir at” gibi kendinden kurtulan insan, bir bilge kimlik kazanmış, kendini yeniden yaratmış olacaktır.
Behçet Necatigil, çağdaş bilgeyi, asfalt ovalarda yürüyen abdal olarak niteledi. Böyle bir kişilik edinmek için ölümcül bir deneyimden geçmek, yaşamanın gizlerine varmak gerekecektir.
Ahmet Ada belki de ölümün ötesindeki bir ülkenin özlemİni çekiyor:
“Bulabilseydik keşke sedir ağaçlı bir ülke/ Çözülürdü sıkıntılarımız bir demet başak gibi/ Gösterişsiz, kibirsiz yol alırdık yine/ İnsanın ta içine, kardeşlik ormanına/ Abartılı sahte görkemli/ Paranın üretildiği kentlere/ Kentlere döndük yine/ Yaslı asfaltlara/ Zarif abdal/ Takılıverdi peşimize bozkırdan/ Kurtardığımız alnı akıtmalı at.”
Sözcükler arasındaki gizli ilişkiyi çözerek imge oluşturmak yeterli değildir. Yaşama deneyiminden geçerken ölümlü bir dönemeçte zamanı taşa bağlamasını bilmek gerekecektir. Zaman durunca, belki o akışta sürüklenen her şey duracak, belki evrenin dengesi bozularak yeni bir düzen kurulacaktır.
Ama “göçük bir yürek”in zamanı durmuştur. Ahmet Ada “Taşa Bağlarım Zamanı” demişse, artık o duran zamanda, yaşama serüveni dediğimiz “büyülü düzen” de anlamını yitirmiştir. (Taşa Bağlarım Zamanı, Metis Yayınları, 2009)
Gölgelerimizin bile suyla dolduğu bir sualtı dünyasıdır ölüm. Enginlere doğru açılıyorsak, “bilge kaygılarımızın erinci” için değil, sevgileri yitirdiğimiz içindir.

Zamanın Tanıklığı

Zaman, donmuş, anlamsız bir kalıp mıdır, yoksa herkesin kendine özgü bir zamanı mı vardır? Belki de herhangi bir insanın bile değişik zamanları vardır. Yer yer silinen, yer yer sımsıcak duran zaman parçaları…
Melih Cevdet Anday; taşın, denizin, kuşların, göğün zamanını yorumlarken insanın zamanına uzak duruyor. Ahmet Ada, çocuğun zamanından bakıyor zamanlara. Yaşamaya açılan zamanın eşiğinde, bir çocuk “çiçeğe dört adım kala”, yaralarımızın iyileştiği bir deniz eşiğine çağırıyor bizi.
Artık zaman yoktur, anıların aydınlığında parlayıp sönen zaman parçacıkları vardır; ölen bir annenin anısıyla gelen zaman. Başlangıcı kuğu olan bir küçük kıza söyledikleri:
“Varoluşun anlamını kavramadan/ Geçip gider parlak günler. Kendini hazırla/ Çiçeğini açan, yaprağını döken göğe.”
“Sayrı olanları iyileştirmek için”, şifalı bitkiler toplayan bir babanın da zamanı vardır. Oysa o, içinde büyüyen ölüme aldırmadan hüzünlü türküler söylerdi:
Bir babanın ölümü de yitik zamanlara karışıyor:
“Ne zamandı? Yoklukların göğüne/ Gömdük onu. Eskidir babam/ Göğü dolduran bütün yıldızlardan./ Şimdi düşünüyorum, çözülmüş bir/ Yıldız kümesi miydi duygularımın karmaşası/ Ölüm karşısında?”
Ahmet Ada, geçen zamanları anımsarken bir çeşit ödeşme içinde görünüyor. Bir zamanlar yaşamış mıydı? Otlar mı tanık, bir kâğıttaki çözülmüş harfler mi? Bizden çok uzaklarda, kendi dalgınlığı içinde duran bir balıkçı bile yaşadığımız zamanı etkilemiş olabilir.
“Yaşadım” diyebilmek için bir sevi ilişkisinden geçmek mi gerekiyor? Sevi yalnızlığında kalınca varlığımızın ne anlamı var?
“Aşk halinde geçemeden öte yakaya/ Kocaman gözlerle bakıyoruz renklerini/ Yitiren dünyaya, mühürlü ağızlarla.”
Varlığımız ölüm denizinde dinlenedursun, ruh tedirgin, başıboş dolaşıyor. Ahmet Ada soruyor:
“Ruhun demirlendiği bir liman yok mu?”

Yoksul Zamanlar

Yenildik, hakkımız yendi, küçük düşürüldük. Oysa yolun başlarındayız daha. Ama sınırda yaşayanlar yoksulluğun zamanı içindedir. Belki deniz altındaki ülke düşlem gücümüzde yaşıyor:
“Tarihin kara taşındayız. Bize/ Yok öyle bir ülke, diyorlar/ Deniz altında.”
Yoksul zamanlar bile, iri gözleri belleğimize yerleşen bir sevgiliye bağlanmamıza engel değil. Tam tersine yoksulluğu aşan bir gücü var sevi ilişkisinin.
Ne diyordu Cemal Süreya:
“Yoksuluz gecelerimiz çok kısa/ Dörtnala sevişmek lazım.”
Taşa bağlanmış zaman, sevi ilişkilerinin yaşanmadığı ölü zamandır. Nice kırgınlıkların gerisinden üzgün bir gülümsemeyle bakılır o yitik zamana.
Taşa bağlanmış zaman, geçip gidivermesin de, bizi yalnızlığımızla baş başa bırakmasın diye kaygılandığımız, parçalanmış zamandır.
Ahmet Ada, yaşamanın neresinde olduğunu anlamaya çalışırken, kendini yitik zamanların acımasızlığıyla sınıyor. Duran bir zaman da olsa, artık o yitik zamanı ele geçirmek olanaksızdır.
Yaşanmayan zamanlara dalıp gitmekten başka yapacak bir şey de yoktur. Çünkü “gölgenin zamanı”nı anlatıyor Ahmet Ada: Bir sanrıyı sayıklar gibi, belirsizliğin zamanını.
Böyle belirsiz, böyle parçalanmış zamanları alışılmış bir anlam içinde yorumlamak olanağı var mı? “İçinde güneşli bir ikindiyi taşıyan testi gibi” alışmadığımız imgelerle zamana bakarken, duran bir zamanın bizi nasıl etkileyeceğini bilir miyiz?
Bilinmezi anlatmak anlama yeni boyutlar kazandırmaktır.
Ahmet Ada, parçalanmış bir zaman içinde yitip giden insanın yalnızlığını, ölümün kıyısındaki onulmazlığını anlatıyor.
Şaşırtıcı imgelerle örülmüş bu incelikli şiirlerde, insan kendini de sınayabilir.

Varlık dergisi, Şubat 2010






















7 Aralık 2009 Pazartesi

Geyik şiiri Almanca'dan sonra Bulgarca'ya da çevrildi

Ахмет АДА

GEYİK

Ağrıyan bir yanım deniz hâlâ
Ölü suları bırakıp da geldim
Kim bilir lodosçudur soykütüğüm
Kollarımı iki yana açsam
İki kadırga direği öyle sessiz
Öyle uğultulu gece gündüz

Toprak sahipleri topraklarındaydı hâlâ
Kente lodos kapısından girdim
Yanımda beyaz bir geyik
Kimse bir geyikle geldiğime inanmadı
Ne patlak gözlü bankerler
Ne karanlık koridorların mübaşirleri

Hiç soran olmadı deniz halkını,
Parsı, bin türlü balığı, şimşeğin kılıcını,
Kör savaşta ölenleri, kürekçileri,
Tüketilen denizi, şarap rengi göğü,
Hiç mi hiç soran olmadı.
Bütün gün caddelerde yürüdüm,
Bakıp geçtiler kayıtsız biçimde
Savaşlardan kurtardığım geyiğe


Ахмет АДА
Елен
(превела Кадрие Джесур)

Море си остава една боляща част у мене
Загърбих мъртвите вълнения и тъй се явих
Южняшко е явно родословното ми дърво
Разтворя ли ръце настрани- две греди
На стихнала галера
Тътнещи денем и нощем безспир


В земята си бяха все още стопаните
От дверите на южняка пристъпих в града
Водех бял елен със себе си
Ала никой не повярва, че пристигам така
Ни банкерите ококорени,
Ни приставите в коридорната тъмнина

За народа на морето- никой нищо не пита
За леопарда, хилядите риби и меча на мълнията,
За гребците и погиналите в сляпата война,
За морето изчерпано, за небето с цвят на вино
Никой нищичко не попита
Цял ден по улиците на града бродих
Погледнаха безучастно и подминаха
Елена, който през войните бях спасил

Bilgarca’ya çeviren : Kadriye Cesur

22 Kasım 2009 Pazar

Geyik şiirinin Almancası

Der Hirsch

Eine meiner schmerzenden Stellen ist das Meer noch immer
Tote Wasser habe ich zurückgelassen als ich kam
Wer weiß, vielleicht ist ja Südwestwindler mein Stammbuch
Breitete ich meine Arme nach beiden Seiten aus
Ähnelten sie zwei Galeerenmasten, ganz so schweigsam
Ganz so brausend Tag und Nacht

Die Landbesitzer lebten auf ihrem Land noch immer
Durch das Südwestwind Tor betrat ich die Stadt
Mit einem weißen Hirsch an meiner Seite
Dass ich mit einem weißen Hirsch kam, wollte niemand glauben
Weder die glotzäugigen Bankiers
Noch die Gerichtsdiener der dunklen Flure

Keiner fragte nach dem Menschen am Meer
Nach dem Panther, den tausend Fischen, dem Schwert des Blitzes
Nach den Toten, die in blinden Kriege starben, nach den Ruderern,
Nach dem verbrauchten Meer, dem weinroten Himmel
Nicht einer fragte nach ihnen
Den ganzen Tag lief ich durch die Straßen,
Sie liefen vorbei in ihrer gleichgültigen Art
An dem Hirschen, den ich bewahrte vor Kriegen

AHMET ADA
Çeviri : Danyal Nacarlı
Hamburg, 21.11.2009

23 Ekim 2009 Cuma

"Çayırkuşuna Gazel" Çeviren : Baki Yiğit

Ahmet Ada
Translated by Baki Yiğit


ODE TO MEADOWLARK

- to Muammer Ketencoğlu


Is it Manolis Hiotis coming with his lifeline bouzouki on his shoulder,
And bringing together the winter and his agonies, a summer merriment in his heart

It rains for days, there remain blond women,
Childrens’ laughter and the silver of waters.

Faded cloves on the collar of streets,
Word is falling, labor is stolen, Kavuras' sudden death

Manolis is making fun of his agonies with his mother-of-pearl inladed fury,
Quiet appearances of tempered loves before windows

This is us making a rose go with sisters’ hair,
A few meadowlarks flying open from children’s hair


(Vinyl Record Odes, 1995)




çayırkuşu’na gazel

- Muammer Ketencoğlu’na


Manolis Hiotis midir gelen omzunda can suyu buzukisi,
Acılarıyla buluşturuyor kışı, yüreğinde yaz cümbüşü

Yağmurlar yağıyor günlerce sarışın kadınlarla,
Çocukların gülüşü kalıyor bir de suların gümüşü

Sokakların yakasında soldurulmuş karanfiller,
Söz düşüyor, emek çalınmış, birdenbire Kavuras’ın ölüşü

Acılarıyla alay ediyor Manolis sedef kakmalı öfkesiyle,
Menevişli sevdaların usulca pencere önlerine çıkışı

Biz buyuz işte, gülü yakıştıran ablaların saçlarına,
Çocukların saçlarından fırlayan birkaç çayırkuşu


(Taş Plak Gazelleri, 1995)

19 Ekim 2009 Pazartesi

GEYİK

GEYİK


Ağrıyan bir yanım deniz hâlâ
Ölü suları bırakıp da geldim
Kim bilir lodosçudur soykütüğüm
Kollarımı iki yana açsam
İki kadırga direği öyle sessiz
Öyle uğultulu gece gündüz

Toprak sahipleri topraklarındaydı hâlâ
Kente lodos kapısından girdim
Yanımda beyaz bir geyik
Kimse bir geyikle geldiğime inanmadı
Ne patlak gözlü bankerler
Ne karanlık koridorların mübaşirleri

Hiç soran olmadı deniz halkını,
Parsı, bin türlü balığı, şimşeğin kılıcını,
Kör savaşta ölenleri, kürekçileri,
Tüketilen denizi, şarap rengi göğü,
Hiç mi hiç soran olmadı.
Bütün gün caddelerde yürüdüm,
Bakıp geçtiler kayıtsız biçimde
Savaşlardan kurtardığım geyiğe


AHMET ADA

denizsuyukâsesi,
emmuz-ağustos-eylül 2009,
sayı :39

18 Ekim 2009 Pazar

Paçalı Bulut

Ahmet Ada (d. 1947, Ceyhan), Türk şairdir.

20 Mayıs 1947'de Ceyhan'da doğdu.Nazire Ada ile Ahmet Ada'nın oğlu. İlk ve ortaokulu Ceyhan'da okudu,(1965). Devlet Su İşleri Ceyhan Şubesi (1967-69), Marangozlar İstihlak Kooperatifi (1971-87)ve otomobil ticareti ile uğraşan bir şirkette (1989-93)çalıştıktan sonra emekli oldu. TYS üyesi.2002 yılında Mersin'e yerleşti.İlk şiiri "Tabuttur Kitaplar" 1966'da Soyut dergisinde çıktı.Sanat ve edebiyat dergilerinde çok sayıda şiir ve yazısı yayımlandı.Bazı şiirleri Fransızcaya, Almancaya, İngilizceye, Kürtçeye çevrildi. 1980'li yıllar şiirinin önemli bir temsilcisi olarak tanındı. Şiirlerinin İkinci Yeni şiir havzasından beslendiği gözlense de kendine özgü lirik bir şiir kurdu.Gerçekçi tutumlardan beslenen, destansı, lirik, hüzünlü ve incelikli şiirler yazdığı eleştirmenlerce kabul edildi.Son dönem yazdığı şiirlerle, modern şiirin biçimselliği ile modern dünya tasarımına felsefi derinlik katan yeni bir döneme girdi. Uzun ve epik özellikler barındıran şiirlerinde, göç, savaş gibi olgulara insanî bir perspektiften bakarak çok sesli bir şiire yöneldi.Şiirin kavram ve terimlerinin oluşturulmasında çaba gösterdi. "Şiir Okuma Durakları" (2004) adlı kitabı modern şiire ilişkin şiir bilgisi içeren bir elkitabı olarak değerlendirildi. Şiirin sorunları ve İkinci Yeni üstüne eleştirel, çözümleyici yazılarıyla da dikkati çekti. 2006 yılında, Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü ile Eğitim Fakültesi Felsefe Grubu Eğitimi Anabilim Dalı tarafından ortaklaşa düzenlenen sempozyumla "40 Sanat Yılında Ahmet Ada'nın Şiiri" çeşitli yönleriyle ele alındı. Sempozyum bildirileri "Ahmet Ada'nın Şiirine Bakışlar" adıyla yayımlandı, (2009).2008 yılında, Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Sinema ve Televizyon Bölümü "İki Şair Bir Kent" adlı belgeselinde Ahmet Ada ile Celâl Soycan kent kültürünü ve şiiri konuştular. Bu söyleşi DVD olarak yayımlandı. 2009 yılı 21 Mart Dünya Şiir Günü Mersin'de, 43.sanat yılı nedeniyle, Ahmet Ada'nın Şiiri odağında kutlandı.Ahmet Ada'nın "Göründü Göğün Faytonu" başlıklı şiir bildirisi okundu.

Ödülleri :
1981 Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü Gül Doğsun Gül Üstüne ile (Ali Cengizkan ve Adnan Azar'la paylaştı)
1991 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü Aşk Her Yerde ile
1993 Yunus Nadi Şiir Ödülü Vakit Yok Hüzünlenmeye ile
"'Onlar İçin Minibüs Şarkısı' Üzerine Gözlemler" adlı incelemesiyle 1999 E Dergisi İnceleme Ödülü.

Şiir Kitapları :

Gün Doğsun Gül Üstüne (1980)
Acıyla Akran (1983)
Yaz Kırlangıcı Olsam (1985)
Aşk Her Yerde (1990)
Vakit Yok Hüzünlenmeye (1992)
Günyenisi Lirikler (1992)
Yitik Anka (ilk üç kitabının toplu basımı, 1993)
Taş Plak Gazelleri (1995)
Küçük Bir Anmalık (1996)
Begonyalı Pencere (1998)
Denize Atılan Çiçek (1999)
Gökyüzünün Fıskiyesi (2003)
Denizin Uykusu Üstümde (2004)
Kantolar (2006)
Yeni Kantolar (2007)
Sonsuz At (Seçme Şiirler) 2009
Sözcükler Denizi, 2009
Taşa Bağlarım Zamanı, 2009

Poetik Kitapları :

Şiir Okuma Durakları (2004)
Şiir İçin Boş Levhalar (2006)
Modern Şiir Üzerine Yazılar (2008)



















Ahmet Ada


Paçalı Bulut





































Kanat çırpar boşluğa boz bir kuş




















































YAZ MI DEDİNİZ


Yaz mı dediniz, dağlarda geyikler yoktu
Ama geri döndü bir yere ait olmanın sesi
Bekleyiniz çiçeklenen denizi
Bekleyiniz başlangıcın sesini
Taşlar arasında otun sesini

Yaz mı dediniz, geçiniz efendim
Biz yazı sesinden biliriz
Uyandın mı bir su sesi, bir kuş sesi..
Aram öldü, parmaklarının tellere akan sesi
Sason’dan dağları dolanıp gelen sesi
Yaz toprağına dökülürdü efendim

Aram öldü, asılı kaldı sürgün sesi
Kaygının buhurdanına. Geri geldi
Diyarbakır toprağına gözleri..
Kürtçe’nin sesini bekleyiniz efendim,
Sessizliğin sesini bekleyiniz efendim,
Bugün akşam saat beşte, saat beşte..

Yaz mı dediniz, yaz göğüne gömünüz
Efendim





































BUGÜN GÜNLERDEN


Bugün günlerden eylül sonu
Kuşlar gibi sonsuzu kucakla
Belki erinci bulursun boşlukta

Günlerin köpük köpük yüreği
Yıldızları güneşi yanına al
Uçurum çiçeği

Demek ki günler aşkınlığımızın geyiği
Git git tükenir denizin lodosu
Tersine yağar yabanıl yağmuru

Arınmış yorulmuşsun, bir yanın
Güneşli deniz, bir yanın koca ağaç,
Yanı başında ölüm sarkacı Pars

Bugün günlerden yağmurun öncesi
Belleğin sabahında köpek havlamaları,
Belki de giden Pars’ın gölgesi

Ovaların Abdal’ı yürü, kök sal
Sessizce toprağın derinliklerine
Ve konuş benimle kalın sesinle






























KAYIP SÖZ


Aşkın saati çaldı, denizin soluğu
Eşiğimizdeydi ey yağmurlar,
Aşındı dilim bitkilerle konuşmaktan
Çağlar boyu nefes nefese kaldım,
Ey bulutsuz günler, ey ince kuleler

Nihayet buldum eşitliğin dilini
Ormana karşı akşam vakti
Çın çın ova eşitledi geceyi
Taşı, mine çiçeğini.
Uykusuz kaldım
Sizin için ey lambalar, ey uğultular

Ey dedim, sevdim hep ey diyenleri
Kamışlara vuran güneşi, fırtınayı,
Taklacı güvercinleri, beslerdi babam
Damda buğdayla, gençliğim ey,
Şimşeğin kılıcı göğsümde, şarap
İçmeye giderdik deniz kıyısına

Ve işte ey aşkın saati çaldı
Aşk eşitledi ikimizi, katışıksız
Kıldı eşiklerimizi, evde, sokakta
Nasıl da yeniden yaratıldık ey
Gör gizilgücünü yüreğe işleyen
Erdemin, yalnız bedende





















TİNİN YÜRÜYÜŞÜ


İzi kalmıyor güzün kışa armağan edilecek
Güneşin tırpanı diniyor, akşam olmak üzere,
İyi akşamlar tarla kuşu
Uzaklaşıyor bak umudun resmi
Dilsiz çakıl taşlarının üstüne düşüyor
Leylek sürülerinin gölgesi

Geldi de geçiyor taşın kıvılcımı
Bahçeden bahçeye Gılgamış
Arıyor hâlâ ölümsüzlüğü
Asma kuşunun çatallanan sesinde
Susarken patika, sedir ormanı,
Ölüm geçiyor yaprağın içinden

Sazlar mı olur söğütler mi artık,
Dipsiz söz, büyük kargış konuşmak
Bir ırmağı. Şaşar kalırım
Kenger otunun yuvarlanışına
Öyle bir şey tinin yürüyüşü de
Kentin asfalt sokaklarında,

Çürümüş yapraklara basa basa




























TOPRAĞA BAĞLILIK


Nehirler lambalar geyik sesleri nedir ki
Yaprağın ucunda damladır sevincim..
Gün doğuşu için sabahın davulları
Nedir ki hatmi çiçeğinin uykusuna..
Ey yaşayanlar bu yılda yaşlı dünyada
İnsanlığının doruklarını görmeden
Fırtınanın içinde, yaşamak nedir ki

Belki sonuncu sesiyim ağustosböceğinin
Geçirdim koca bir yazı kitaplar arasında
Odada odaya, nedir ki
Ağzımda tutkudan açan bir çiçek
Sevincime karışıyor şimdi
Yağmurun yıkadığı yalınayak dizeler

Belki de bir geyik sesiydim
Bir önceki yüzyılda taşın içinde
Su içirmeye götürmüştü
Koca ormanı Karacaoğlan. Al geyiklerin
Koştuğu ovadan. Kuşluk vakti
Ağacı şaşırtan denizi gördünüz mü,
Taşın uygarlığını çağlar boyu,
Anadolu’da
































GİTME SAATİ


Arı bir sözcük verin bana ey kanatlılar,
Alıp gitmeliyim adımı çağırdılar
Yağmur kuşlarının uçtuğu yere
Sese dönüşmeliyim ağzımda arı sözcük
Denize dönmeliyim tutkulu ışığa

Günler değirmi sesler aralıklı
Ayak sürüyor yaşlılar park kanepelerinde
Gözlerinde bulutlar
Bakıyorlar bir aralık
Çıplak dallarda yer değiştiren kuşlara

Kuşlar sesimden tanıyor beni
Elmalar yuvarlanıyor yanım sıra
Yıllar yağıyor Parsın gölgesine,
Ölümün eşiği günün yamacı değil mi?
Arı bir su verin bana gitmeliyim
Varoluşun mutluluğu değil mi?
Birdenbire yağan yağmurlar..






































GÖÇÜK ÜSTÜ AĞAÇ


Akşam mı oldu bir yanım göçük
Rüzgâr tırpanlar geldiğim patikayı
Eğreltiotları sarmaşıklar hüzün
Kuşlar uçar çalılardan bulana dek
Bir başka kuşu, umuttur bu çatılarda

Umutla beslerim göçük yanımı
İzin verir yüce gönüllü hüzne
Şaşkınlıkla bakarım biçer gövdemi
Yapraklar için konuştuğumdan
Toprağın uzundur sessizliği

Rüzgâra izin verir bağ evine giden patika
Öylece durup bakarım çiçeklendiğine
Acıyla esen rüzgârın, çiğnenmiş otun
Akşam oldu mu benzer bir hüzün
Eşlik eder sessizliğin uzlaşmaz orağıyla




































İYİ OLSUN


İyi, öyle olsun, kentin sokaklarında
Kaybettim denizi, göğün daveti
Gözlerimi ufka bağlayan çizgi üzerinde..
Öyle olsun kış mevsimi
Size anlatmak isteğim

Size bir sır vereceğim ah
Tökezledim nasıl da ey sevgili
Seni gördüm yelin içinden geçen yüzünü
Çoğaldım. İyi, iyi olsun uykudayken
Yol üstü bir dizi kavak da

Kışı erteleyip Kahire’ye gidelim
Ey sevgili. Meşe ormanı saçlım,
Kendimize bir kötülük yapalım
Bir akşam üstünün aldanışları için

İyiyim, iyi olsun Aşk içinde dünya
Çocuklar gülsün Gazze’de, yok ki
Başka umar, teyellendi yüreğime
Acılar çeken annelerin güneşi































GÖL DÜŞLERİ


- Bir kız el ediyor gölün kıyısında.

- Göl mutsuzluk söylemine hazırlıyor.

- Yoğun bakım cehenneminden yeni çıktım
Gömleğim kanser lekesi, mutsuzluğum
Günden güne artıyor, biçimini buluyor bende
Kaçıp sığındığım hüzün

- Sözcükler kör, göl durgun.

- Çözülmek üzere geyiklerin indiği göl,
Gök sancağını arıyor, sancaktarı olduğumda
Özgürlüğün, ey çorak toprak, elini ver
Rüzgâra bürünerek gel yanıma

- Sözcükler kan, yeryüzü çığlık çığlığa.

- Gömülmüş damağıma sürgün muhabbeti..
Siz ey dünyanın tacirleri, yeryüzü tefecileri,
Sancağı yükselttikçe sancaktar,
Çözülmektedir ayakları şeyhlerin de..





































ADA ZAMANI


Kılıç gibi inen güneşin kayrası
Temmuzu taşırıyor her çiçekten
Yaslı bir böcektir vınlayan
Uyuyan yapraktan

Bir çocuk toprakla oynuyor
Toprağın parmakları çocuğun elinde
Kadın son kıvılcımı akşam üzerinin
Çocuğa bakıyor aydınlık

Daha güzel oluyor akşam
Yaprağın zamanı rüzgârı belirliyor
Akşamın geldiğini bilmiyoruz
Denizden dönenler olmasa

Martıların gevezeliği hiç durmuyor
Ada, gök betiğinin yalın sesi
Toprak keseği bir çocuğun elinde
Zakkuma biriken zaman





























Ruhum safirdi, incindi,
Utancı gördüm zorbanın sopasında
Durdum azaltmak içir ruhumdaki acıyı
Güneş gören evlerin kapısında








































































MUTSUZLUĞUN ZAMANI


Bir çiçek fısıldıyor: “İşte şarap
rengi deniz. Kıyısında, tepelerde üzüm bağları.
Bulutlar koparmış zincirlerini. Ey şair, bırak
yalın söz konuşsun. Kubbelerin revnakların
fıskiyelerin vakur taşkınlığına yanıt ver.”

Şair çiçeğe fısıldıyor: “Kardeş toprağını
kana çevirdiler. Söz yitiyor kan gölünde.
Sur dibinde parçalanmış çocukların yüzü.
‘Kandan elbiseler giydim ben’ “

Rahvan atı bulutun, yaslanmış omzuma
unutmak için koynundaki yağmuru.
Ova da böyle yapardı eskiden
Bilge ova, buğday ambarı,
Olgunlaşana dek göğsündeki başaklar
Kuşlarını salardı ağaçlara
































HAYATA BAĞLILIK


Bir nergisle başlıyor gün güneyde
Mersin sarı beyaz yakamda,
İçten içe taşıran sevinci
Taşın kıvılcımına havanın buğusuna

Bugün yüreğimin erinci uçuyor
Kayalıklara çarpan denizin üstünde
Nedir bu tinimin martılarla uçuşu
Uzanırken bedenim toprağa upuzun

Bıraktım kendimi evrenin kıyısına
Göğsümden dünyanın sesleri geçiyor
Ey şair, diyorum tinsiz nereye
Böyle nereye kendi kendine

Ağaç olsum geyikler gelir mi?
Nereden bileyim, bildiğim şey
Sayrıyım güneşe çıktım
Nisan kuşlarının sevinciyle



































KANIYOR


Menekşe kokulu yıldız.
Yalpalayarak akan su.
Boynu bükük çiçek.

Tuzlu suda yürütülen,
İşkencedeki tutsak.

Rüzgârla uçan ot.
Gökyüzünün nergis kokusu.
Geceyi gündüzü aşan at.
Çok üşüyen kurumuş çeşme.

Diz çökmeyen deniz.
Tulum giymiş ağaç.
Yapraklardan görülmeyen baba evi,
Damı penceresi kapısı.

İskele babaları, halatlar.
Ak geyiklere benzeyen bulutlar.
Yeğni mi yeğni kalbim.




































İÇİMDEKİ AĞAÇ


Göğün çekici üstümde
Denizin hiçliği yanı başımda
Bir gider bir gelirim sevgilim
Elimde hoş kokulu kırmızı bir elma
İçimde bir elma parlaklığı

Neden ağardığını bulamazsın sevincimin
Baksan da göremezsin sevgimin terlediğini
Ceplerimdeki kuş sesleri
Başka bir şey değil, çağrıdır sana
Her yanıma yerleşen gülümsemene

İçimdeki ağaç sensin
Yüzlerce kuş havalanır üstünden
Sevgilim
Seni çoğala çoğala sevdiğim zaman
Tuhaftır
Geyikler kente iner


































KAYIP OĞUL


Oğlu kayıplar arasına karıştığında
Ölmemiş miydi balıkçı Kerim
Dün gördüm tablasının başında
Gür sakalından kuşlar fırlıyordu
Çalgılı gökyüzüne

Oğlu devrimin buğusunda koştuydu
Davullu cümbüşlü ateşli güne
Fırtınalı düşünceler içinde
Eşikleri aşıp koştuydu gelinciklere
Bakakaldıydı o yaz şebboylar
Büyük zamana düşen gölgesine

Sünepe bir bulut göğümüzü kararttı
Derdim günüm güneşli bir günü gezdirmekti
Başka bir deniz bulmaktı
Çocuklar kızlar yaşlılar için
Kara dutlar yetiştirmekti
Ayak değmemiş bir bahçede








































EY SEVGİLİ


Ağustos bitti koşuyorum hızla eylüle
Caddeler sokaklar pasaj önleri
Serçelerle dolu
Öyle güzel öyle alımlı yürümekte
Ağaçlar denize doğru

Ağzının portakal mavisi çağırıyor
Koşuyorum koşuyorum yok gibi bir sevda
Bölüyor gün ortası güneşimi
Karanlıkta kalıyorum ey sevgili

Çıkageliyorsun pasajın köşesinden
Bir kere daha kör oluyorum.
Ağzın ayakların kendine göre,
Saçların kış bahçesi ey sevgili

Aşkın ölümsüz günleri, cam mavisi
Bir gök.. Deniz bizi çağırıyor ey sevgili
Bizimle uyuyor yaşlı kedi, bizimle
Uyanıyor kent yağmur özlemiyle

































HAVA DEĞİŞİMİ


Denize kurdum gün doğusunda saati
Bilmiyorum, üstümden uçan leylek sürüsü mü?
Oh, saban süren bir gökyüzüne,
Yaslıyorum sırtımı, ben ölmem daha

Öten ne, hangi hayta kuş bu,
Mızmızlanıp duruyor denizin kenarında?
Leylaklar doldururken içime taze bir koku
Hava değişimi ruhumu arındırmada

Oh, elmalar iyileştirir hasta bedenimi
Yaz günü, kıyısında bir çilek tarlasının
Sevince kuruyorum saati
İmrenerek doğanın mucizelerine

Deniz iki adım ötemde öyle güzel
Oh, düğümlü ağaçlar dibinde
Saatlerce yatabilirim erinç içinde

Yüzümün değirmisi dünyanın çatısı




























BALKON II


Bu balkon, deniz gören şiirin yurdu,
Konuştuğum yer kendi kendime
Gün ağarana dek sözcüklerin samanıyla
Şiir kovaladığım dar mekân

Nasıl soludum onca yıl bu havayı?
Su gibi bir şey akıp gider
Ömrüm göksel imgelerden

Bu balkon geceleri yıldız bolluğu
Kısa çalgısı ırmakların üstünde
Güvercinler uçmayagörsün uzun
Uzun karşı damdan açıklara
Keyiflidir o zaman gecesefalarıyla

Bu balkon, zaman dışı dünya





































KÖRDÜĞÜM


Sabahın bu erken saatlerinde
Balıkçı şarkıları Mersin’in kıyı yakasında
Balkonlarını çiçek basmış evler
Uykudan uyanır bu şarkılarla

Denizin açkısı martılar çözülmemiş
Düşleriyle inip kalkar denize
Kanatsız kuşların acısı bende
Yürüseler ya denizin üstünde

İyimser bir düşünce, tüyleri ıslak
Bir kuş, yere düşen yaprak
Uyanır yeni güne
Uyanırım otun en yeşiliyle

Ne güzeldir uykudan uyanışı
Bir genç kızın, öyle erken
Bir okul özeni giysilerinde yüzünde
Değiştirilebilse genç kız olurum

Varlık göz olup soyunur bende
Sabahın bu erken saatlerinde
Mersin’de, bu çok sevdiğim kente
Sevinçten kördüğüm olurum




































BİRKAÇ KUŞ


Birkaç kuş balkona konmuş
Öbür kuşları konuşuyor
Kıskançlık, çekememezlik, kibir
Var birinin her sözünde

Bu kış bilmiyor paylaşmayı güzelliği
Ne kırlarda ne balkonda
Kederi ayrılığı ölümü bilmiyor
Üşüyecek ilk ayazda

Doğrudur küçücük bir kuş olduğu
Oho, büyüyüp öğrenecek daha
Ölü kuşların konuşmadığını
Çürümüş otlar yapraklar arasında

Ağzı taze ot kokuyor, yolu uzun,
Öğrenecek şimşeğin tadını bir gün
Kim bilir ne zaman, hangi ormanda
Kanatları üşüyecek ilk karda
















Güz gelir sevgili
Eskiciye verilen plaklar gibi




































































OLMASIN


Arta arta büyüyor sevincim
Hangi terziyi görsem gözlüklü
Ve tanış çıkıyor gökyüzüne
Kesip biçmek için olmasın

Her sabah balkon demirine konuyor
Sessizce üç kumru, boşluğa
Ötüyorlar sisin içinde
Göllerden Pars çağırıyor olmasın

Artık olmasın ölümler sevgilim,
İnsan unutmasın göğe ağan ağacı
Ve yaprağın suyun arı dilini
Rüzgârın bütün gün değdiği

Arta arta büyüyor sevincim
Topraktan alıyor gücünü sevgilim
Yağmura yakın olan koca ormandan
Dünya denizin belleği olmasın

Bir köpek havlıyor durmadan gündüzü
Kumruların güneşi balkon demirinde
Sabah mı vakit, çiğ tanesi vakit
Sakın kapıyı çalan yaz olmasın

































ÜÇ KUMRU


Bugün yarın derken günler değirmi
Şeyler gibi yuvarlanıyor sevgili
Her gün uçup geliyor balkona
Üç kumru, denizle gök arasından

Kirletmiş kanatlarını kentin sisi dumanı
Sonsuzluğu çağırıyor ötüşleri
Nedir ki gök hep yeni
Dem çekiyor üç kumru yok gibi

Yaşamım öyle üst üste mevsimler
Ve evrene öten kumru sesi
Yele veriyorum koca bir ömrü
Denizle göğün birleştiği bölgede
Dem çekiyor üç kumru

Derken fesleğen kokusunu veriyor
Eve sokağa komşuya
Kumrular farkında mı, bilmiyorum
Giriyoruz sevgili ilkyaza

























AŞK GİRER


Günleri ölümsüzlüğe bölüyorum
Zaman çıkrık sesi hiç gibi
Aşıyor aşkın eşiğini
Çardağa yakın göğe uzak
Alnımı dayıyorum upuzun ovaya

Çavdar tarlalarına güneş vurduğunda
Ah benim hayta yüreğim
Gezdiriyorum seni çıplak bir rüzgâr
Gibi akça söğütlerin orada
Yenik düştüğünü bilerek aşka

Çitler kayın ağaçlarının sınırında
Ben sabrındayım rüzgâra duran bulutun
İncecik bir yağmurum bazen
Yumuşacık bir çayır çayırkuşuna

Avutmak boşuna tenteli arabalarda
Fener alayları ayın çalgısı filan
Bu yürek aşktan göçük
Bu aşk çığlıklardan örülü gelincik

































SESSİZ GECE


Bir orman güzelliği var gözlerinde
Sevgili, saçlarında kuş cıvıltıları,
Alır giderim onları sessizce
Upuzun bir gece boyunca

Uzanır dokunurum boynunun zarifliğine
Gecem koşan bir geyik olur
Sığırcıklar iner ovaya
Ağzından öperim upuzun

Isırılmış elma kokusu var ağzında
Sevgili, biçimini alır gece
Ekmek kesen ellerinin

Şimdi dünyada kim anar beni,
Yaz günleri mi, kış geceleri mi?
Evimiz gök sayılır sevgilim
Belki güz anar adımı benim


































EYLÜL GİRER


İşte eylül, kurumuş ot kokusu,
Selin sürüklediği yıkıntılar,
Bağ kütükleri, tomruklar, kırık
Bir testi, tedirgin birkaç kuş..

Ayrıntılar ki hüzünlüdür sevgilim
Sessizce çöker içimize
Tenha sokaklarda hiçe eğimli
Solgun bir yaprak gibidir

Eylül ki konuşulur
Üç beş ağacın kuşla dolduğu

İşte yavaş yavaş serinliği
Dağdan denizden konuşur gibidir

Çocuklar kuşlar bitkiler kadar
Bir gök üstümüzde plak gibidir



































GECİKTİNİZ


Siz çoksesli müziğe geciktiniz
Evde miydiniz
Bir geleniniz mi oldu
Yaz’ı çaldılar güze geçtiler
Geciktiniz başladı bende
Bir terlik tedirginliği

Ah sevgili her zaman yaşarım böyle
Bir yerlere yetişmenin tedirginliğiyle
Aşk, bilirsin tutuldunsa
Kırgın bir çocuğun çığlığı gibidir

Müziğin bitmesine azıcık vakit kalmış
Nerede kaldınız, geciktiniz
Belli ki büyük bir acıdan geldiniz
Gecikmiş olsanız da geldiniz

Bir çiçek kadar incesiniz








































BALIKÇI KAHVESİNDE


Pasaklı kümülüs dönüşür mü yağmura,
Döner mi hava devrime?
Bilmiyorum, parkta, kıyısında denizin
Rüzgâr çarpıyor akça ağaçlara

İyileştim günden güne inceldim
Yalın bir ağaç oldum, gök oldum
Bir çırpıda toprağı değiştiren
Yüce bir rüzgâr oldum sevgili

Eylül sonunun bir akşamüzeri
Burada iskele kahvesindeyim
Gözlerim balıkçılarla dolu
Alıştım gürültülü konuşmalarına

Çok eski bitkiler, koca sedir ağaçları
Kadar güzelsin sevgili
İyileştim düşündükçe seni




































BAKILIR


Yağmurun basamaklarından indim sokağa
İyi ki geldiniz bunalmıştım
İyi ki geldiniz sevgili
Delik deşiktim kederden

Bu elmalar senin için
Bu telefon sesi, bu leylak sesi
Bu ince yağmur senin için
Bakışımın yalpaları derinliği için denizin

Bakmışımdır omzumdaki gümüş aya
İçimde parlayan ışığa
Bakılır sımsıkı sarılmak için
Can sıkıcı şeyler karşısında hayata

Dur azıcık hemen anlatayım
Bakmışımdır saatlerce bir çiçeğe
Bakılır geldiniz ya gözlerinizin derinliğine
Ne söylesem sevdadır artık
































KARA ACI

Ayakkabının tabanı da delikmiş,
Böyle upuzun yatınca anladım

Öldüğünü sandı herkes
Sızladığını gördüm ayak tabanının

Birkaç at gölgesi, kar uykusu
Ve düşlerinde gördün öldürüldüğünü

Göğün sümbülleri toplandılar
Biliyorum, dağları var, kemikleri var
Bu topraklarda atalarının

Cırcırböcekleri, arılar, kuşlar sonra
Öldüğünü sandı yetim sardunya








































DENİZKIZI


Bir balık yerleştirir bakışlarını
Denizkızı, dumanlı tepelere..
Akça kavaklar, portakal bahçeleri
İçinden rüzgâr geçer denize

Sazlar değil kayalar vardır
Martıların inip kalktığı
Kara kara gözlerinde acı, hüzün
Vardır, dünya böyle bir yerdir
Başkasının acısı da hançerdir
Saplanır sümbül kokan göğe

Denizde saklanan tansıkları bilirsin
Denizkızı, pul pul dökülen kederi,
İncir ağaçlarının gizini, işkenceyi,
Korkunç ölümleri kör kuyularda

Ama işte böyle bir yerdir dünya
Denizkızı, balıkçılar sökün eder
Balıkçı kahveleri dolar akşamüstleri
Kılıç gibidir öfkeleri

Böyledir bacaların ince dumanı
















Avuntular rüzgârı
Varlığımı oyalıyor yeryüzünde




































































BULUT


Yaşamak da bir şey, gel git arasında
Dünya, eğreti bir ip, bir sarkaç,
Duraklar, yürüyüşler, sis,
Varsa da elim bir mektuba

Kent de yaşayan bir şey, bulvarları
Pasajları kaldırımları kuşlarla dolu
Kalkıp sinemaya giderim
Oh, benden içeri başka dünya

Gelir derinliksiz iğne, otların
Konuştuğu fırtınalı günler
Olursa da bulutsuz geçtiği
Dokunurum meydandaki göğe

Yeşil makarası ağacın, kuşun
Sokağa bakan gözü, göğün uçuşan tozu..
Giyinip çıkarım soğuğu
Oh, elimin uzantısı güz bulutu



































DÜNDE KALDI


Bir at yazlığı gökyüzü için
Gökyüzü ülkendir kuşlar için
Elma ağaçları günebakanlar için
Deniz kıyısındaki incir ağacı için

Bahçenin çiti bu yaz devrildi
Yaz mı dedim uzun sürdü
Bıraktı içime bir at yalnızlığı
Köy yolunda – dünde kaldı

Dünde kaldı asma kuşunun ötüşü
Keskin bir şimşek, yaz yağmuru,
Uyanık bilinç, bir güvencedir
Gök yükü ağır insana

Yaz da geçer rüzgârı savura savura
Çıkrık sesi, köpek havlamaları
Arasında büyür çocuklar
Ökseotları gibi


































VAR


Masamda kırık bir vazo, kırık bir
Aşk, gümüş saplı bir hançer
Arındıran korkularımdan..
Sessizliği yırtan sabah kuşları,
Serinkanlılığını yitiren rüzgâr
Var

Var benim de varlığa özgü hüzünlerim
Var benim de aşk kırgını sözcüklerim
Var benim de bir çiçeğe durmuşluğum
Ezberimdedir
Çilli yağmur

Masama oturmadan denize bakarım
Var benim de denizim insanlık adı
Var benim de rüzgârım özgürlük adı
Var benim de elyazım çapari adı

Var çilli bir sabahım, yağmurlu,
Işır toprakla deniz, çapa, ağ,
Göğün salıncağı kımıldar içimde,
Balığa çıkarım aç acına






























ÇÜRÜMENİN GÖĞÜ


İçiniz
Soğuk elma suları içiniz efendim
Bitti işçilerin iş bırakımı efendim
Yoksullar yoksulluktan kurtulmalıdır
Bu kriz en çok bize yaradı efendim
Bol yağmurlar sonrası
Şizofren derelerin taşması
Bize yaradı efendim
İşleri yoluna koymanın sırasıdır efendim

Geçiniz
Kapalı ekonomileri, kötürüm kaldırımları.
Rüzgârın etekleri süpürüyor yaprakları
Geçiniz kaldırımlardan efendim
Varoluşun solgun eylülünden

İçiniz
Soğuk elma suları içiniz efendim
İnsanın ereği boyuna içmektir efendim
Eylül ki çok can sıkıcıdır
Bırakınız müzik çalsın efendim




























KIRIK BÖYLE


Fesleğenler naneler türkü söylüyor
Duru göğüne Mersin’in
Dağ tarafının önü
Portakal bahçeleri.
Düğümler atıyor Gözne
Horoz ötüşlerine

Ah,böyle kırık
Başladım güne

Deniz tarafında gök sakin
Flütünü çalıyor geyik
Çamlığın tepesinde
Yalnız gölgelere

Ah, kırık böyle
Başladım güne

Balkon kapısı açık
Odama doluyor sümbülün sesi
Üstünde uçan ilk kuşa
Sabahı muştuluyor deniz

Ah,böyle kırık
Başladım güne


























PAÇALI BULUT


Paçalı bir bulut
Girmiş gözüme, ondan mı bozbulanık
Görüyorum denizi
Ve kocaman gözlü eşeği

Ada bu yaz çiçeklendi varlığınla,
Çiçek açtı deniz martılarla.
Çözebilsem kör balıkçının hünerlerini,
Sığ sularda balık olurum

Yine portakal çiçeği, yine gölgen,
Yine mavnaların rüzgârı sevgili
Eteklerinle oynuyor sabahın eri –
Kanmıyorum kanatlarına yazın

Aşk mı içimdeki bu ağrı?
Emek ister elbet en ücra uçurum,
Kayboluyorum az berisinde tepenin,
Gözümde paçalı bir bulut


































İÇİM DIŞIM


Çılgın bir serüvende yitmiş gibiyim
İçim dışım bulut

Biliyorum, nesnelerin de dili var
Konuşurlar durmadan birbiriyle
Yitmemek için kısacık zamanda

Dedim, yaşam denize yürüyen ağaç
Dokunabilsem göğün rüzgârlı vaktine
Bölünür ikiye çatal ağaç

Dedim, yağmurun da dili var
Konuşur damlarda, çitlerde, bahçelerde,
Ağarınca ortalık görünür tanelendiği

Biliyorum bulutu giyindiğimi
Şahdamarımsa bol ışık, kılıç, şimşek,
Çiçek açmış erik ağacı gibiyim

































EYLÜL MÜ DEDİNİZ


Eylül mü dediniz çağırdım efendim,
Sokakların sürüklediği yaprakları,
Girer birazdan kapıdan
Sızar ya da kapı altlarından

Eylül ki olsun benim de solgun bir giysim
Hüzünlü özgürlüğüm bölünmüş zamanla
Nasılsa bir orman gibi sevdim
Kuşları kentin sokaklarında

Bir elmayı yarıya böldüm, yarısı sensin
Öbür yarısı eylül
Ekim mi dediniz
Şaşkın bir öğle vaktidir

Bir çiçek, bir gül kokusu değil
Eylül ki ot kokuyor odam
Uzaktan deniz kadar uzaktan
Çağırdım efendim gelir birazdan






































AVUNTULAR RÜZGÂRI


Bekledim geyikler inmedi kente
İncecik bir ay ışıldadı
Rüzgârdı sessizliği dağıtan

Bekledim kuşlar geri dönmedi
Enginlere doğru uçan
Bahçeyi aştı endişem

Bekledim çıkageldi sabah rüzgârı
Güneş girdi odama
Çaylak bir kuş öttü dışarıda

Bekledim bentsiz bir su
Nazlı bir su gibi
Dereyi aştı endişem

Bekledim, “zulüm çağı” dediler,
“Bekleme, niceleri işkencede..”
Bahçe çitini aştı endişem




































GÖLGE


Bir gölge gibi geçti Mersin çarşılarından
Bilmiyorduk şair olduğunu
Hayır yoktu tespihi fötr şapkası
Okurken takardı gözlüklerini
Sahildeki çay bahçesinde

Hayır görmedik yazdığını hiç
Kalbiyle konuşurdu Kör Yusuf’la
Baharat kokardı elbisesi
Denebilir ki yalnız yaşardı

Güller mi dediniz, evet güllerle inerdi
Güz de gelse kente
Eski bir denizciydi bana kalırsa
Bilirdi balık mevsimini
Ve her türlü balık çeşidini

Başka nesini sayayım efendim
Umutsuzluğa düşeni gördükçe
Kederi arta arta gezerdi
Kendinin olmayan ölü saatlerde
Bir yabancı gibi dolaşırdı kenti

























İÇİNDEKİLER

Kanat çırpar boşluğa boz bir kuş

Yaz mı dediniz
Bugün günlerden
Kayıp söz
Tinin yürüyüşü
Toprağa bağlılık
Gitme saati
Göçük üstü ağaç
İyi olsun
Göl düşleri
Ada zamanı

Ruhum safirdi, incindi

Mutsuzluğun zamanı
Hayata bağlılık
Kanıyor
İçimdeki ağaç
Kayıp oğul
Ey sevgili
Hava değişimi
Balkon II
Kördüğüm
Birkaç kuş

Güz gelir sevgili

Olmasın
Üç kumru
Aşk girer
Sessiz gece
Eylül girer
Geciktiniz
Balıkçı kahvesinde
Bakılır
Kara acı
Denizkızı

Avuntular rüzgârı

Bulut
Dünde kaldı
Var
Çürümenin göğü
Kırık böyle
Paçalı bulut
İçim dışım
Eylül mü dediniz
Avuntular rüzgârı
Gölge

17 Ekim 2009 Cumartesi

12 Ekim 2009 Pazartesi

Balkon (Türkçe - İngilizce)

Ahmet Ada

Translated by Baki Yiğit
THE BALCONY


This balcony, the home of poetry overlooking the sea,
The place where I talk to myself,
The narrow space in which I go after a poem
With the hay of words untill dawn.

How have I been breathing this air for so many years?
My water-like life flies
Through celestial images.

This balcony, abundance of stars at nights,
And their short hornpipe over rivers.
It’s blissful with evening primroses
Whenever doves fly long
Off the opposite roof.

This balcony, a time-out world.








Balkon


Bu balkon, deniz gören şiirin yurdu,
Konuştuğum yer kendi kendime
Gün ağarana dek sözcüklerin samanıyla
Şiir kovaladığım dar mekân


Nasıl soludum onca yıl bu havayı?
Su gibi bir şey akıp gider
Ömrüm göksel imgelerden

Bu balkon geceleri yıldız bolluğu
Kısa çalgısı ırmakların üstünde
Güvercinler uçmayagörsün uzun
Uzun karşı damdan açıklara
Keyiflidir o zaman gecesefalarıyla

Bu balkon, zaman dışı dünya

22 Eylül 2009 Salı

KIŞ İÇİN PRELÜDLER IV


bendeki kavak ürpertisi benziyor
sende soluk alan yapraklara
zamansa heple hiç arasında

hayır, benim için uçmuyor kuşlar
sonsuzluk ayarı yapıyorlar
denizin puslu kıyısında

kışın parmağı denizin kıyısında
hep o soluk soluğa koşan
köpek, biricik sona doğru

anlaşılan bir şey ormanın müziği,
sessizlik de öyle, öğle uykusunda
taşlar, denizin yanı başında


KIŞ İÇİN PRELÜDLER V


parklar ipek kanatlı yapraklarını
dökmüş, dedi, yağmurun ayak sesi,
denizin uzak öğlesi, yaşlı yüreğin
sokuluşu yağmurun sesine

doğa da varlığın sesi, dedi,
sözcükler mi – durmadan imler
sararıp dökülen yaprakları
yağmuru uzatan yapraklarmış gibi

ışık da gölgenin kardeşi, dedi,
ölümden konuşulur, ama o da
olan bir şey, boşlukta sessizlik,
kışın batan gün kana kana


Ahmet Ada


Deliler Teknesi dergisi, Eylül- Ekim 2009, Sayı : 17

18 Ağustos 2009 Salı

Ahmet Ada ile Söyleşi

Deneylenemeyen dünyanın

sözcüsü oldum’

Ahmet Çakmak

Ahmet Ada bu yıl biri şiirlerinden seçmeler Sonsuz At’ (Şiirden Yayınları), diğer ikisi yeni şiirleri ‘Sözcükler Denizi’ (Şiirden Yayınları) ve ‘Taşa Bağlarım Zamanı’ (Metis Yayınları) olmak üzere art arda üç kitap çıkardı. ‘Sözcükler Denizi’ içinde yer alan şiirlerdeki felsefi derinlik ve ‘lirik ben’in öne çıkması ile dikkat çekiyor. Ahmet Ada ile hem içerik hem de biçim olarak farklı bir yelpaze bu kitabını ve şiirlerini konuştuk…

“YALINLIĞIN DERİNLİĞİNE ULAŞTIM”

- Lirik Ben’in cevherini içeren bir kitap olmuş Sözcükler Denizi. (1) Lirik Ben’in şiirden kovulduğu, deneysel şiir alanlarının söze, retoriğe açıldığı bir dönemde lirlik Ben’de ısrar etmenizin bir anlamı var mı?

- Lirik Ben’in söylemi çağdaş şiirin vazgeçilmez söylemidir. Çağdaş lirik şiir yitirilmiş doğanın, insandan soyutlanmış eşyanın, bitki örtüsünün, denizin sesidir. Ahmet Haşim’in lirizmiyle karıştırılmaması gerekir. Okurlar bunu fark edecektir. Okur, şiirlerin bilge söylemini, sözcüklerin tılsım ve büyüsünü aralayıp kitaba kapıdan girdiğinde lirizmin kucakladığı doğayı sezecektir. ‘Sözcükler Denizi’, bütün modernliğine karşın, Akdenizli tinin dolaştığı bahçeleri, denizi, ormanı okura duyumsatmayı amaçlar. Anlamı ötelemez. Lirik Ben’in sade, yalın, o ölçüde de kapalı söylemi, içeriye girildiğinde tadına varılan şiire dönüşür. Çağdaş lirik şiir, son kertede, yalnızlaşan insanın sesini duyuran şiirdir. Çağdaş lirik şiir, küresel dünyada, dizgenin hazırladığı, kurduğu, verdiği dünyayı değil, bireyleşen Ben’in iç sesi olarak arzuladığı dünyayı dile getirir. Abartılı bir söylemi değil, sade, yalın olmayı seçer. Seçkindir. Öznenin kendi adına konuştuğu bir iç deney, bir yaşantı şiiridir. Sözcükler Denizi, yaşantının, duygu patlamasının, doğaya ve insana bağlılığın bilgece dile geldiği şiirlerden oluşuyor. Seçkinlik ve billurlaşma yolunda geldiğim bağlayıcı noktadır. Adorno, lirik şiir için ‘ikinci doğa’ nitelemesini bunun için yapıyor. Çünkü, söz konusu olan lirik Ben’in genele karşı kurduğu tikelin doğasıdır.

- 1979’da yazdığınız bir şiirle giriliyor Sözcükler Denizi’ne. “Seyir Defteri” adını taşıyan bu şiirin sizde özel bir yeri var herhalde?

- “Seyir Defteri”nin italik dizilen bölümünü, 1985’de yayımlanan Yaz Kırlangıcı Olsam’ın birinci bölümüne almıştım. Yazılışından otuz yıl sonra tamamını Sözcükler Denizi’ne aldım. Sevgi Soysal Adana’da sürgündü, ziyaretine gitmiştim. Sürmene Oteli’nde kalıyordu. Hüzünlü, tasalı günlerdi. Şiirde ona gönderme var. İtalik bölümdeki Adana, çocukluğumun Adana’sı. Yazlık sinemaların, faytonların bunduğu belleğe zorunlu yolculuk.

- Sözcükler Denizi’nin “Yağmurlar Kalmasın” adlı üçüncü bölümündeki şiirlerde arkadaşlıklar, lirik Ben’in tinselliğinin doğa ile iç içe giren gerilimli hâli, bu küçük şiirlerin atmosferini oluşturuyor. Derin yapıda yeryüzünü anlamlandırma aranışı mı bu? Nesnelerin tinselliğini keşfetme çabası mı?

- Her ikisi de..Derin yapıda yeryüzünü yeniden anlamlandırabilmek güzel bir çabadır. En somut örnek ‘Kırık Amfora’ şiiridir. Binlerce yıl önce denize fırlatılıp atılmış kırık bir amforanın, binlerce yıl sonra denizden çıkarılışı, ışığı yeniden gördüğünde ruhunun şaşıp kalışı…Amforanın tinselliğini keşfetme çabasıdır bu. Aynı zamanda yeryüzünün ve ışığın değerini anlamlandırma uğraşıdır. Nesnelerin de tinselliğinin olduğunu düşünmek insana ait bir olgu. Nesnelerin de konuşan varlıklar olduğunu hep düşünmüşümdür. Doğanın devingenliği; işte budur ayakta tutan insanı ve yeryüzünü: “İçindeki denizi kurutamazsın / Küçük sular akar gelir ardından” (s.30). Bu mucizevi devingenlik “Birdenbire bir çiçek / Gürül gürül bir orman” (s.36) değil midir? Doğa, kutupsallıkları, zıtlıkları birleştiriyor. Bunu görmüyorlar. Sezgilerimle duyuyorum. Gerçekçi ve üstgerçekçi yönelimlerle zıtlıkların birliğine katılıyor, bu ürkütücü gerilim hattında yer alıyorum: “Gidilir evet dünyaya doğru / Ama her gidiş de hüzündür” (s.35). Aslında dünyada olmanın hüznüdür bu. Uyandığında, nesnesine yabancılaşan, emeğinin yittiğini gören insanın hüznü.

- Bir yanda bellek geriye işliyor: Tavan arasında çocuk kalmış yağmurları dinlemek, çeşitli çiçekler, deniz, orman. Bir atmosfer yaratmak için değil, Varlık olarak da varoluyorlar…

- Belleğin geriye işlemesi, çocukluğun saf doğasına yönelmesi, bir çiçeğin, bir kokunun anımsatmasıyla olabiliyor. Çocukluk, ergin insanın düş ülkesidir. Dış ve iç mekânıdır. İmgelemi, yaratıcılığın temel gücü olarak gördüğüm için, şiirsel imgenin ‘kurucu’ varlığına inanırım. Yaratıcı imgelem, doğanın şiirselliğini değil, şair öznenin imgelemindeki doğanın şiirselliğini yeniden kurar sözcüklerin gücüyle. Şair, doğanın seslerini, kokusunu, devingenliğini değil, imgelemindeki doğanın seslerini, kokusunu, devingenliğini yeniden kurarak doğayı taklit etmekten kurtulur. Yağmurlar, çiçekler, deniz, orman, şiirlerimde imgelemin mekânından geçerek birer imge olurlar. Böylece, içtenlikli ve sonsuzluk duygusu yaratan bir doğa, kardeş doğa yaratırım kendime, dolayısıyla okura. “Taştaki derin telaşı” (s.47) nasıl duyumsarım yoksa yaratıcı imgelem ve sözcüklerin gücü olmasa? Nesneleri yaşayan varlıklar olarak algılamak, onlardaki tinselliği keşfetmek güven vericidir. Ama, bazen, özneden bağımsız bir nesneler dünyası olabileceğini de düşünürüm. O zaman, onlar şiirlerimin atmosferini yaratmak için değil, gerçek nesneler, varlık-nesneler olarak varolurlardı şiirlerimde. Ya şimdi? Şimdi de varlık-nesneler olarak varolmaktadırlar.

- Doğayla bütünleşme isteği “Yalın İstekler” adlı şiirinde dile geliyor?”Yollar Boyunca”da da kentin para tutkusundan, kentte dilin bozuluşundan söz açıyorsunuz. Bu istek kentte sıkışmış, bunalmış bireye mi ait?

- “Yalın İstekler” bir mekân şiiri. Mekân Akdeniz, Toroslar, Taşucu, Mısır, İskenderiye. Özgürlüğün ruhuma dolduğu bölge. Bir Akdenizli olarak, kentlerin birey üzerindeki basıncı, baskısı karşısında doğaya karışma isteğinin sözcüsü oldum bu şiirde. “Dünya büyük, ama / denizler kadar derin içimizde”. Rilke’nin bu dizeleri içdenize, o büyük dünyaya gönderir okuru. “Yalın İstekler” şiirinde (s.49), yalnızlığın, iletişimsizliğin yaşandığı kente gönderme yok (2), ama doğayı imgeye çevirme var. Özyaşamsal deneyimimin şiir diline çevrilmesi. Bu mekânda daha önce de yaşadım, yaşıyorum. Tortusu, görüntüsü var bende; varolanın şiir diline çevrilmesi; sanırım işin özü bu.

-“Yalın İstekler” şiirinden sonraki şiirler felsefi bir zeminde ilerliyor. Yoklukta dolaşan ayaklar, Ben’in bir başınalığı, hiçlik denizi, sonsuzluk duygusu, evrene sürgün oluş, “başka bir dünya olmalı” ütopyası; bu işaretler geniş bir felsefi zeminde olan Ben’in yeryüzüne değgin işaretleri olabilir mi?

- Sözcükler Denizi’nin asıl konuşulması gereken yönü şiirlerdeki felsefi derinlik. Felsefi derinliğe gönderen imleri saptamışsınız. Felsefe yalnızca felsefecilerin ilgilendiği alan değil. Bir şair olarak ‘İnsan ve Varlık’ şiirin nasıl temel düşünsel sorunsalıysa, felsefenin de sorunsalıdır. Söylem farkını unutmamak kaydıyla. Kant, Wittgenstein, Heidegger okumalarının başlangıcı Marx’ın Grundrısse adlı yapıtı. Sonra dil felsefesi, fenomenoloji, Benjamin, Adorno, Deleuze okumaları, Bakhtin var onları takip eden. Bu dirsek temasları şiirlerimin derin yapısını değiştirdi doğal olarak. Şair ne yapar? Deneylenemeyen dünyanın sözcüsü olur. Melih Cevdet Anday, şiir dilinin mantık üstü olduğunu söyler ki, öyle olmasaydı varlığı, hiçliği, yoklar dünyasını dile getirmesi olanaksızdı. Şiirimin sahihliği bu mantık üstü kurgusallığından gelir. Orada, bir yerlerde taşın aşındığını hissedip algılayabilen bir zihinsellik ile bu zihinselliği mantık üstü dile ya da imgeye çevirebilen yetenek, olup biteni de sezgileriyle gösterebilir. Sözcükler Denizi , bu bilgeliği dünyaya karışarak yapar, yapmaktadır. Alain Badiou, “şiir kendini dilin içinde buyruk olarak ortaya koyar ve bunu yaparken de, hakikatler üretir” diyor. Şiirin kendini dilin içinde bulurken de felsefeye dikiş atması özerkliğini, bağımsızlığını zedelemez. Şiiri felsefenin yedeğinde görmediğin sürece bu böyledir. İnsanın yeryüzü serüveni, yüz yüze geldiği ve temas ettiği metafizik şiirin bölgesi içindedir; dolayısıyla dokunup geçtim onlara. Sözcükler tümüyle okunduğunda, dizeler, görüntüler görünür ve yitirler. Bende ve okurda anlamın sürmesi, bu büyü şiirindir. Belki süren anlam değil, şiirin müziğidir.

- Şiirlerin biçimselliklerinde de söyleyişinde olduğu gibi bir sadelik, bir yalınlık var. Bilge bir söyleyiş Ben’i doğayla bütünlüyor. Ne dersiniz?

- Şiirlerin biçimlerinde belli değişimler oldu Sözcükler Denizi’nde: Monolog dizeler, soru yanıt dizeleri, italik dizeler, şiirlerin bilgece söylemlerinin aktarılmasında ve çatının oluşturulmasında görev aldılar. İç konuşmalar, bir Hodan çiçeği gibi titreyen iç sesler, sözcükler bitince dibe çökecektir. Birkaç özne, bin bir çeşit imgeyi yüklenip götürür. Öznenin içinde bulunduğu dış mekân, iç mekâna çekilerek, öz orada biçimlendirilir sözcük sözcüğe bitişerek, dokunarak. Ama, şiirin biçimselliğini teknik birtakım girdiye indirgemek de doğru olmaz. Biçimsellik, yapının, şiirin öğeleriyle örgütlenmesi demektir ki, temeli sözcükten başlar. Sözcükler Denizi’nin biçimselliği tek tek şiirlerinin farklı biçimselliklerinden oluşur. Biçimsellik donmuş değil, devingendir.

- Bu yıl iki yeni şiir kitabınız yayımlandı: Sözcükler Denizi, Taşa Bağlarım Zamanı. Bu yeni kitaplardaki şiirler bağlamında şiirinizi nerede görüyorsunuz?

- Bu son kitaplar bağlamında yalınlığın derinliğine ulaştım. Sözcük dağarımın çok genişlediğini gördüm. Şiir dili olarak kırılma bu kitaplarda da sürüyor. Şiirlerimin bilgece bir söyleme kavuşmasında felsefi kavramlarla, sözcüklerle düşünmeye başlamanın etkisi var. Gündelik hayatımda da felsefe ile fenomenoloji okumanın değişimdeki etkisini söylemek bile fazla. Dünya şiirinin doğrultusu sessizliği bulana dek düzlemim olacaktır.

1 Ahmet Ada, Sözcükler Denizi, Şiirden Yayınları, 2009 İstanbul

2 Şair ‘Yollar Boyunca’ adlı şiirinde (s.58), kentin para tutkusundan,

kentte dilin bozuluşundan söz açıyor. (Ahmet Çakmak)

Hürriyet Gösteri dergisi, (Haziran-Temmuz-Ağustos) 2009 / Sayı: 298

İzleyiciler